Güncel Haber

Türk tarihimizde, ailenin temelidir kadın. Türk kadını kocasına destek vererek ailesinin içinde söz sahibi olmuştur. Ve birçok kararı ailenin erkeği, kadını ile ortak almaktadırlar.

Kadının hiçbir zaman erkeklerden kaçmadığı geleneklerimizdendir. Kadınlarımız kılıç kullanır, ata biner ve gerekirse savaşlara katılırlarmış. İlk Türk devletimiz, Hunlar ve Göktürklerden itibaren kadın kocanın tek eşi olarak, aile yapısı içinde yer almaktadır. Bu yapıda kadın erkek ayrımı yapılmaz, erkeğin tamamlayıcısı olarak görülürdü. Kadın siyasi ve ekonomik ilişkilerde de söz sahibi olmuştur.

Arap dünyasında, İslamiyet’ten önce cahiliye devrinde doğan kız çocuklarının toprağa gömüldüğünü hepimiz biliyoruzdur. Ataerkil bir aile sistemi olan dönemlerde, kız çocuğuna sahip olmak o aile için utanç verici bir durum olarak görülüyormuş. Bazı arap kabilelerin şahsiyetleri, toplumda küçük düşmemek için kız çocuklarını diri diri toprağa gömdükleri de bilinmektedir.

Anadolu’da da arap ataerkil aile sistemi benimsenmiştir. 1517 yılında Yavuz Sultan Selim’in Memlük devletini yıkarak, Abbasi soyundan Halifeliği ve kutsal emanetleri ele geçirmesi ile başlamış. Osmanlı devletinde, saray erkânının zamanla arap kültürü etkisi altında kalmış olmasıyla, Devlet kültürü olarak ta benimsenmesine sebep olmuştur. Bunun yanında da dini kültür olarak ta arap kültürünün bu topraklara yerleşmesi ve şeriata göre yönetilmeleri gün geçtikçe artmıştır.

Cumhuriyet Türkiye’sine geldiğimizde, 5 Aralık 1934 yılında birçok medeni (!) Avrupa ülkesinden önce Mustafa Kemal ATATÜRK, kadın erkek eşitliğini yasalaştırmıştır. Kadın erkek eşitliği göz önüne alınarak kadınımıza seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. ATATÜRK’ ün kadınlarımıza, tüm dünyaya örnek ve öncülük yapan bu hakkı tanıması kanunlarımızla da perçinlenmiştir. Maalesef, son yıllarda bozulan kültürel yapımızda bu kazandığımız değerleri yitirdiğimizi, görebiliyoruz.

Şöyle ki:

‘Kadın cinayetlerini durduracağız platformunun’ 2020 yılı verilerine göre ülkemizde kadın cinayetleri son 13 yılda 5.5 kat arttığı ifade edilmiştir.2008 yılında ülkemizde 80 olan kadın cinayetleri, 2020 yılında 436’ya yükselmesi bizler için utanç verici bir gelişme olmuştur. Cinayete kurban giden kadınlarımızın %48,4’ü eş ve sevgili tarafından gerçekleşmiş, % 30,2’si ise aile, akraba ve tanıdıkları vasıtası ile olmuştur.

Cinayete kurban giden kadınlarımızın birçoğu hunharca öldürülmesi vicdanları yaralamaktadır. Son yıllarda arap dünyası ile artan ilişkilerimiz ve ülkemize sığınan Suriyeli sığınmacıların da etkisinin paralelinde, kadınlarımıza kötü davranmanın arttığını görebiliyoruz.

Türk tarihimiz boyunca kadınımızı, hükümdar yapmışız, ailenin bireyi olan ana yapmışız, han’ım yapmışız, ama günümüzde bazı vahşi mahlûklara bir eş, o aileye bir kız evlat yapamamışız. Bugün geldiğimiz noktada aile yapımız içinde kadına eşit hakları veremediğimizden dolayı, şiddet ve kötü muamele sonucunda her yıl yüzlerde kadının kocaları, sevgilileri ile akraba ve aileleri tarafından darp edilmeleri, yaralanmaları ve (recm edilmeleri) öldürülmeleri bizim geleneklerimizde vardır, maalesef.

Modern dünyamızda, ’’güçlünün haklı olduğunu varsayan ataerkil bir düzeni kabul etmek mümkün değildir.’’

Ailelerimiz, Arap kültüründen gelmiş olan kadınlarımıza, kızlarımıza kötü davranma tarzını ve eylemlerini terk etmelidirler. Bu güne kadar, her cinayetten sonra dizlerimizi dövmenin faydasını göremedik.

Türk örf ve adetlerine göre kadınımıza saygı göstermeyi öğrenmek ve öğretmek için Devletimize ve toplumumuza ciddi görevler düşmektedir. 

Bu utanılacak vahşetten kurtulmak için; öncelikle Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı olarak Zehra Zümrüt Selçuk’un, kadınlarımızı korumak amacıyla yasalarda değişiklikler yapılması için teklifler vermelidirler. Sayın Bakanın caydırıcı önlemlerin alınması konusunda adım atması için, daha ne olması beklenir ki.?

Efraim PALA