Kamuoyunun gündemine adeta bir emrivaki gibi oturan ve Meclis’ten geçerek yasalaşan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” —namı diğer Çerçeve Yasa— adındaki süslü kelimelerin ötesinde, bu ülkenin toplumsal vicdanında son derece derin ve haklı yaralar açıyor.

Zamanlama tesadüf değildir. 10 Ağustos 1920’de Türk milletine parçalanmayı dayatan Sevr Anlaşması’nın yıldönümünde, adeta Lozan’a meydan okurcasına hazırlanan bu yasa, Gazi Meclis eliyle milletin başını eğdirme çabasıdır.
Terörsüz bir Türkiye istemek, bu topraklarda yaşayan her bir vatandaşın en büyük arzusudur. Ancak "terörsüz Türkiye" hedefi bahane edilerek terör örgütünü ve uzantılarını muhatap almak, adalet anlayışımızı sakatladığı gibi devlete de tam anlamıyla irtifa kaybettirmektedir.
Açıkça ifade etmek gerekir ki Türkiye’de bir Kürt sorunu yoktur; adalet sorunu vardır, işsizlik sorunu vardır ve en acısı bir ahlak sorunu vardır. Yıllardır bu topraklarda ayrım gözetmeksizin cana kıyan terör örgütü ve elebaşları, Kürt kökenli vatandaşlarımızın temsilcisi değildir ve asla olamaz.
Unutulmamalıdır ki terörle ancak ve ancak mücadele edilir; terörün ve teröristin karşısında pazarlık, imtiyaz ya da taviz olamaz. Devlete kaybettirilen her bir santimlik itibar, terör örgütlerine kazandırılan devasa bir alana dönüşür.
Kanun metnini satır satır okuduğunuzda, hedeflenen şeyin "toplumsal bütünleşme" değil, ciddi bir meşruiyet krizi olduğu göze çarpıyor:
- Sözde Silah Bırakma Hülyası: Yasada yer alan "örgütün silah bırakması ve kendisini lağvetmesi" şartı, somut ve teknik denetim mekanizmalarından yoksundur. Yıllardır dış istihbarat servislerinin, küresel aktörlerin oyuncağı olmuş bir yapının yarın yeniden kabuk değiştirip silahlanmayacağının hiçbir garantisi yoktur.
- Yargı Bağımsızlığına ve Vicdana İndirilen Darbe: Kesinleşmiş mahkeme hükümlerinin idari kararlarla ertelenmesi, bağımsız Türk yargısının itibarını zedelemektedir. Dün millet adına karar veren mahkemelerin hükümleri bugün siyasi konjonktüre kurban edilirken; şehitlerimizin, gazilerimizin ve mağdur vatandaşlarımızın adı kanun metninde tek bir cümlemle dahi geçmemektedir.
- Masa Başındakilere "Sorumsuzluk Zırhı": Terörle mücadelede sahada göğsünü siper eden askerimiz, polisimiz hiçbir koruma zırhına sahip olmadan canı pahasına görev yaparken; bu süreci masa başında yürüten kamu görevlilerine kanunla "hukuki ve cezai sorumsuzluk" getirilmesi, kamu vicdanını sızlatan ayrı bir muafiyettir.
Tüm bu teknik ve hukuki sakatlıkların ötesinde, meselenin en yakıcı boyutu siyasal meşruiyettir.
Bugün bu yasayı çıkaran irade, milletten yönetme yetkisini isterken seçim meydanlarının tam merkezine "terörle tavizsiz mücadeleyi" koymuştu. Muhalefet kanadını terörle yan yana durmakla suçlamış, "Bize yetki vermezseniz teröristleri serbest bırakacaklar" söylemiyle halktan oy istemişti. Bu millet; ekonomik sıkıntılarına, geçim derdine ve yaşadığı tüm zorluklara rağmen terörle mücadeledeki o kararlı duruşa güvendi, "Yeter ki devletim taviz vermesin" diyerek yetkiyi teslim etti.
Peki bugün ne yaşanıyor? Milletten alınan yetkinin tam aksi istikametinde bir irade ortaya konuluyor. Dün meydanlarda en sert ifadelerle eleştirilen terör örgütü elebaşlarının ve mensuplarının serbest kalmasının, infazlarının ertelenmesinin yolları aranıyor.
Yaptığınızın devlet için gerekli olduğuna inanabilirsiniz. Ancak değiştiremeyeceğiniz tek bir hakikat vardır: Millet size bu yetkiyi bugün yaptıklarınızı yapmanız için vermedi.
Terörle mücadele gibi hayati bir konuda ortaya koyduğunuz bu köklü politika değişikliği, milletin iradesine yeniden başvurmayı ahlaki ve siyasi bir zorunluluk haline getirmiştir.
Yol ortadadır: Ya erken seçime gider, "Biz sizden bu söylemle yetki aldık ama politikamızı değiştirdik" diyerek yetkinizi tazelersiniz; ya da hazırladığınız bu düzenlemeyi referandumla doğrudan milletin önüne koyar, onayını ararsınız.
Milletten alınan yetkiyi, milletin vicdanına rağmen kullanamazsınız. Çünkü Söz Siyasette Olsa da Son Karar Daima Milletindir.
Abdullah Enez EKİM





